***aZaDGüLü***
...................................
Gece büyür hayatın yorgunluğu çöker insanın üstüne.
Bazı geceler sanki daha da uzar.
Varmaz sabaha...
Hep bir ateş yanar, hep bir yürek.
Hep yarım kalmış bir sevda vardır...
Sevdanın yarısı hep diğer yarısına ağlar.
Yaşanmamışlara yanar.
Azalıyorsam sebepsiz değil...
Bir külün hikâyesidir bu.
Yanmayı başarmış
Mutlu bir gönlün hikâyesi.
(Ahmet Selim)

• Ana Sayfa
• Azadgulu Kimdir?
• Gül Kutusu
• E-MaiL


SoN YaZıLaRıM
• Aşk !
• Bu şehir...
• Ey İstanbul !
• hayat .....
• Adım : AYRILIK
• Derinlerimdesin...
• Suskunluğumun sebebi ....
• o zaman ...
• Kavak yelleri...
• Kul oldum...Kül oldum... Gül oldum...
• Dua...Dua...Dua...
• Aşk...
• Ve ağlamaktan korkma gözüm!
• Çaydanlık ve Bardak
• TeVaZu...
• Hep aynı şey....
• Özlemim bitmez...
• bir cümle yeter bazen ....
• Ara.....
• Zamanı geldi...
• Sen iste is-te-dik-çe....
• Kahve içelim buyrun :)
• Filistin ... :( ( م’ )
• "Sen"im...
• Mola zamanı :)


KaTeGoRiLeRiM

|
|
|
2/9/2008 - "Tabii Mümkünse !"
"TABİİ MÜMKÜNSE..." Herkesin bir hikâyesi vardır öyle değil mi? Ve herkes şu dünya sahnesinde kendi hikâyesini yazar,kurgular, oynar… Tıpkı herkesin kendi kaderini yaşadığı gibi… An gelir, hayatın çıkmaz sokaklarına dalar insan, dalar dalar da o ucu bucağı olmayan dikenli yolda yürümekte zordur, o patikalar arasında kaybolmadan menzili maksûda ulaşmakta… İşte bu yolculuk hikâyeleridir hayatımıza hem renk, hem anlam, hem zenginlik, hem de güzellik katan…
Bu zorlu ve engebeli yolculukta hayatın atar damarları arasında dolaşır insan… Aslında içe doğru yapılan bir yolculuktur bu kalbinin farkında olanlar ve o her şeyin merkezini ciddiye alıp, önemseyenler için… O kalp ki, biricik sığınağımız, dayanağımız ve barınağımızdır... O kalp ki, hayat yolculuğumuzun şaşmaz pusulasıdır… O kalp ki, hikâyemizin başrol oyuncusu ve yegâne kahramanıdır…
Peki, o gözümüzden sakınmamız, üzerine tir tir titrememiz ve kelebek misali narinliğine özen göstermemiz gereken kalbimiz neden hoyratça darbelere mâruz kalır? Neden en acımasız dikenler hassas, şeffaf ve kırılgan kalbimize batırıldıkça batırılır? Böylesi sert rüzgârların ne alıp veremediği vardır kendi sınırlarında bir huzur ikliminin merkezi olmaya aday kalp ülkemizle?
Ne acıdır ki insan en çok kalbinden yara alır ve en acımasız okları yine kalplere batırır… Yine de tarifsiz bir sevginin, sonsuz bir muhabbetin ve de uçsuz bucaksız bir merhametin meskeni olan kalp incitmemek ve incinmemek için özel bir çaba sarf eder, tabir yerindeyse sonuna kadar zorlu bir mücadeleye kendini rapteder... Çünkü derinlerinde incitmemek kolaysa da; zordur incinmemek… Zor olanı başarmaktır marifet der ve böyle diye diye bir ney misali inledikçe inler… Gerçekten de saplanan tüm hançerlere, batırılan tüm oklara rağmen incinmemek ister…
''TABİİ MÜMKÜNSE...’’
Hayat rüzgârı savurur zaman zaman insanı… Başka zamanlara, zeminlere, iklimlere daldırır… Tüm kırılmışlıklara, incinmişliklere ve savrulmuşluklara karşın bir silgi bir de kalem ararsın geride bıraktıklarını ve içinde yaşattıklarını silmek ve yeni bir hayatın kitabını yazabilmek için…
Her şeyi unutmak ve yeni bir hayata merhaba demektir amacın… Her ne kadar için kanasa, kalbin acısa, yüreğin dağlansa ve ruhunda en yıkıcı fırtınalar kopsa da yine de kaybolmayan umutlarına sarılırsın…
Aldığın darbeler, yediğin kazıklar, uğradığın yıkımlar yorsa da kalbini ‘’Güçlü ol ey kalbim güçlü ol! Daha çok işimiz var…’’mısralarıyla avutursun kendini...
Hiçliğe ve yokluğa mahkûm edilsende, gölgelerin üzerine üzerine geldiğini hissetsende, yargısız infaz hâkimlerinin kırdığı kalemler acı bir cızırtı ile kalbini çizse de yine de seversin, bitmeden, tükenmeden, gerçekten sevdiklerini kaybetmeden onları kalbinin dehlizlerinde yok etmeden…
İşte bu sevgidir seni diri tutan… İşte bu sevgidir seni hayata bağlayan… İşte bu sevgidir seni küllerinden doğuran... İşte bu sevgidir yaşadıklarını anlamlı ve ayrıcalıklı kılan…
Bu sevginin yüzsuyu hürmetinedir tüm kabullenişler, sineye çekişler ve görmezden gelişler… Bu sevginin sesidir diğer tüm yakıcı seslerin uğultusunu bastıran ve duyduklarını unutturan… Bu sevginin rengidir tüm bulanıklıkları ve karalamaları yok edip kalbine sevdiklerinin resmini çizdiren…
Ne kadar sevsen ve sevildiğini hissetsende acı-tatlı tüm yaşanmışlıklardan geriye ince bir sızı kalır kalbinde… En acı tütünleri bastığın onulmaz bir yâredir bu belki de… Ama unutmak istersin işte hiç hatırlamamacasına unutuşun koynunda soluğu almak istersin… Sen bunu isterken bir çift söz vardır ki bırakmaz sevgiye sevdalı kalbini, çıkartmaz aklından kendini… O söz tüm unutuşlara hazırladığın kalbinin can alıcı ve bir o kadar da yakıcı yankısı olur ve ne yapar eder kendine içinde bir yol bulur.
Merak ettin biliyorum... Dur; dur sakin ol… Sabırlı ol… Bak o orda seslenip duruyor kalbine ve bak ne diyor: Sen ne dersen de, ne söylersen söyle ben söylerim söyleyeceğimi ve bakarım işime…
''TABİİ MÜMKÜNSE…’’
Sevmiş ve sevilmişsindir… Bu sevgi üzerine nice inciler, unutulmaz güzellikler döşemişsindir… Hayatının merkezine alıvermişsindir sevdiğini ve tarafından gerçekten sevildiğini… Zannedersin ki her şey gerçek sevginin açtığı yolda, gösterdiği istikamette ilâhiyâne gidecektir gideceği yere… Bir zaman sonra gözlerini köreltir bu sevgi, kulaklarını sağırlaştırır ve sahibini her şeyden, herkesten uzaklaştırır… Ayrı bir dünya kurarsın kendine merkezine kendini ve sevdiğini aldığın bir dünya, farklı bir dünyadır bu... Gerçek sevenlerin ve gerçekten sevmenin, sevilmenin ne olduğunu bilenlerin dünyası… An gelir hayatı bu dünyadan ibaret sayar kendini bütünüyle ve sadece o dünyaya hapsedersin…
Sonra bir gün en şiddetli depremlerin merkez üssü oluverir o özene bezene kurduğun sevgi ülken… Ne oluyor demeye kalmadan ardı ardına bastırır artçı şoklar. Sarsılırsın, korkarsın, dağılırsın ama yine de uyanmaz, uyanamazsın… Hâlbuki iş işten geçmek üzeredir ve sen yine de bu rüya bitmesin istersin... Sonra birden gözlerini açarsın… Tüm yaşanmışlıklara, acı-tatlı hatıralara, elinde kalan enkaza ibretli nazarlarla bakarsın… Böyle olmamalıydı dersin bu depremler yaşanmamalı, bu birlikte inşâ ettiğimiz sevgi üssü tarumar olmamalıydı… Gözyaşlarının eşlik ettiği ‘’yazık oldu’’ifadesi, dudaklarında titrerken sen bu acımasız depreme başkaldırmak ve her şeye en baştan başlamak istersin… Gecikmiş keşkelere sığınır, kendini avutur ve türlü tesellilerle yine kendini kandırırsın... Ama hep bir ümit vardır içinde kaybetmeme ve kaybolmama ümidi… Bunun için bir güç ararsın kalbinde… Ne olursa olsun bir şeyler yapmalı yine sevgi ülkemi küllerinden doğurmalı, ayağa kalkıp meydan okumalıyım dersin…
Ve sil baştan yeni bir gayretle silkinir hareketete geçersin... Yitirmediğin umutların, söndürmediğin ümitlerin ve tükenmesine izin vermediğin hayallerinle yeniden merhaba demeye kendini hazır hissedersin… İş işten geçmeden, kaybetmeden ve kaybolmadan bir şeyler yapmanın vaktidir... Her şeye rağmen o gücü kendinde bulur, kalbinin sesine kulak verir, yüreğinin götürdüğü yere gidersin… İşte o an her şeyin yeni baştan başlayabileceği andır... Sabır silahını kuşandığın, kalp atını mahmuzladığın, sevda sokağına daldığın o kritik an da bir ses yankılanır kulaklarında:’’Zordur, harâp olmuş bir kalbi onarmak, tarumar olmuş bir aşkı canlandırmak ve kaybolmaya yüz tutmuş bir sevgiyi şahlandırmak... Cesaret ister, dirayet ister, sabır ister, zaman ister ve hepsinden önemlisi yorulmak nedir bilmeyen bir kalp ister… Varsa buna gücün, işte o zaman başlayabilirsin her şeye yeniden, sıfırdan, en baştan…’’
''TABİİ MÜMKÜNSE…’’
Selahaddin KOCAASLAN ( www.hossada.biz )
|
Düşünceleriniz (3) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
7/7/2007 - Hayatınızın Seçimini Doğru Yaptınız Mı?????

'Seçiyorum seçtim' Hayatınızın seçimini doğru yaptınız mı? | | 22 Temmuz’da genel seçim var. Herkesin gündeminde seçim. Seçimin önemi, tatilin bırakılıp sandığa gelinmesi, ittifaklar, iddialar, iftiralar gündemin ilk sırasında. Ama bir seçim var ki; o bu seçimden çok daha önemli… Bugünlerde Türkiye’de yapılacak olan milletvekilliği seçimlerinin konuşulmadığı yer yok. Her yerde, her mekanda seçim tartışılıyor. Üstelik kimi parti ya da kimi taraftarlar seçime mutlaka gidilmesi ve oy verilmesi için yoğun kampanya yürütüyor. Seçimin yazın sıcak günlerinde yapılması, seçmeni tatile gidecek kimi partileri endişelendiriyor gibi gözüküyor. Seçim, demokrasilerin vazgeçilmez unsuru. Türkiye sıcak günlerde, sıcak seçim tartışmaları yaşayadursun, bizim her anımızda yer alan bir seçim var ki; bu seçim her insanın hayatı için çok önemlidir. Seçim ve seçmen olmak, seçmek ve seçilmek çok önemli. Hayatımız hep seçimlerle geçer. Özellikle de bir seçmen olabilmek çok değerlidir. Üstelik biz Allah’ın bize bahşettiği o ömrün daha ilk yıllarında seçim haklarımızı kullanmaya başlarız, ta son nefesimize kadar. Bu, dünyaya gelen her insan seçme vasfıyla birlikte gelir. Biz seçimlerimizi yaparız, seçimlerin sonucunu ise bizi Yaratan Rabbimiz (cc) değerlendirir. Biz insanoğlu olarak seçim sonuçlarının bir kısmını burada, bir kısmını ise öbür dünyada alırız. Resmi sonuçları öğrenebilmek ve gerçek sonucu görebilmek için, resmi sonuçların açıklanacağı ahiret meydanındaki büyük mitingi beklemek mecburiyetindeyiz. Bize verilen irade, özgürlük ve akılla seçme ve seçilme hakkına sahip oluruz. Nitekim bu dünya bir seçim arenası, bir seçim sandığıdır. Herkesin oyu gizli; ama attığı oy neticesinde elde edeceği kazanç veya kayıp bellidir. Herkesin seçimi ve yine herkesin zaferi de yine kendinedir. Hakiki seçimde kazanan ne bir partidir ne de bir lider. Kazanan da, kaybeden de insanın ta kendisidir, yani şahsı... Bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Bu dünya bir seçim dünyasıdır. Şeytan ve aveneleri insanın seçiminin kötü ve yanlış olması için propaganda yapar. İçine şüphe düşürür. Arkadan, önden gelen bu telkinlere kanar, öfkeye kapılır, yanlış üstüne yanlış ekler insanoğlu. Yanlış seçim, yanlış tercihtir çoğu kez bu... Müslüman, seçimini İslam’dan yana yapmış olandır. Bu seçim tâli yoldan otobana girmek gibidir. Bundan sonra da önemli bir dizi seçimler yapmak, doğru yolu gösteren tabelaları izlemek durumundayız. Hızla selamete ulaşmak için o ana yoldan ayrılmamak ve bize işaret edilenleri dikkatlice tercih etmek bizim önümüzdeki bir seçenektir. Neye inandığını bilmeyen, inandığının ne olduğunun farkına varmayan, söyledikleriyle, yazdıklarıyla “iman ettik” dedikleriyle ters düşenler, yanlış seçimlerinin de sorumluluğunu yüklenmek durumundadır. Hayat, yaptığımız seçimlerin toplamıdır. Bu seçimler ne kadar doğruysa kazanma ihtimali o kadar yüksektir. Her an, her yerde seçtiğimizi bilmek şuuruna erebilmeliyiz. HERKESİN SANDIĞI KENDİNE İyiyi mi, kötüyü mü seçeceğimiz bizim elimizde. Biz karar vereceğiz. Sandık ortada. Bu sandığın içine oylar değil, ameller ve en sonunda da kendimiz konuluyoruz (tabut). Tercihi kalbimizle, aklımızla yapacağız. Allah (cc) doğru olanı Kur’an-ı Kerim’le, Resulullah (sas) ile göstermiş. Mü’min “tabut/sandık”tan korkmaz. Günahını, haddini bilir, tövbekârdır, ne ameline güvenip cür’etkârlık yapar ne de günahından dolayı ümitsizlik çukurlarında gezer. Tabutumuz çeyiz sandığımız gibidir. Ne “işlemişsek” onu sergileyecekler öbür dünyada. Bizi ötelere götürecek “sandık”la barışıp, orada “tek seçici” olan iradeye teslim olmuşsak korkmamıza gerek yok: Rabbimiz “Rahmetim gadabımı geçmiştir.” buyuruyor. Ve yine, kendisinden ümit kesilmesini bize haram kılıyor. *** Biz seçilmişiz Bu dünyaya gelemeyebilirdik. Ya da bu dünyaya hayvan, bitki, maden olarak gelirdik. İnsan olarak yaratıldığımıza göre seçilmiş olduğumuzun farkına da varmalıyız. Biz bir seçmeniz Seçilmiş olmak, bizlere bir tür sorumluluk da yüklüyor. Seçenin bize vazettiği, elçileriyle gönderip bizlere tebliğ ettiği, bunları bilmesek bile aklımızla bulmamız için deliller getirdiği bir dünyadayız.
İYİ BİR SEÇMEN MİSİNİZ? Seçmenlik vazifesi 4-5 yılda bir gelir. O zaman da gider, sandığa bir oy atarsınız. Ama ya hayattaki seçim öyle midir? Her an seçmek ve her anın hesabını vermek zorundayızdır. İşte iyi bir seçmen olup-olamadığımızı test edecek birkaç soru: ARKADAŞLARINIZI İYİ SEÇEBİLDİNİZ Mİ? Dostların sana enerji veriyor mu? Sevinçli, üzüntülü anında yanında oluyor mu? Senin hakkında dedikodu yapmıyor, yüzüne karşı gülüp arkandan konuşmuyor değil mi? Yanlışını söyleyip seni hatalardan korumaya çalışıyor mu? Arkadaşını bir de bu yönden düşün. Seçimlerimiz doğru mu acaba? MESLEĞİNİZİ İYİ TERCİH EDEBİLDİNİZ Mİ? Sevdiğiniz mesleği değil de para getiren bir mesleği mi tercih ettiniz? Yoksa mecburen, ekmek parası için mi mesleğinizi kabullendiniz? Tercih sürecinde yanlışlar yapıp, çalışmayıp, har vurup harman savurup, türkü mü çığırdınız? Meslek tercihiniz sizi şimdi mutlu ediyorsa bir sorun yok. Ama mutlu etmiyorsa bunun da bir çaresi olduğunu bilip, kendinize mutluluk yolu çizebilirsiniz. EŞİNİZİ İYİ SEÇTİĞİNİZE EMİN MİSİNİZ? “Evleneyim, bir evim, bir eşim olsun” deyip, gereksiz özellikler üzerinde mi mutabık kaldınız? Gerçek anlayışı, gerçek sevgiyi, gerçek birlikteliği hiç kâle almayıp, hayallerle, pembe düşlerle mi yuva kurdunuz? Eşinizle denkliğinizi, ortak noktalarınızı güzelliğe tercih mi ettiniz? Ya eşinizi iyi seçtiğinize emin değilseniz? Eşinizin güzel yönlerini görerek kendinizi sevgiye motive edebilirsiniz. HAYAT TARZINIZ SİZİ ANLATIYOR MU? Allah’a (cc), Peygamber’ine (sas) inanıyor; ama bunu hissetmiyor, göstermiyor musunuz? O başka, hayat başka mı diyorsunuz? İnandığını yaşamıyor, sadece içinde taşıyor ve herkesin de böyle olmasını mı istiyorsunuz? İNANCINIZI NEYE GÖRE SEÇTİNİZ VE EMİN MİSİNİZ? İnsanın sorumlu olduğu, mükellef tutulduğu aşikar bir gerçek. Bir Yaradan (cc) var. Biz sorumluyuz, O’na (cc) karşı. Bu konuda yaptığınız seçimde emin misiniz? Eminseniz size verilen sorumlulukların ne kadarını biliyor ve uyguluyorsunuz? Hayat tarzınız, düşünceniz, sözleriniz, eviniz, işiniz, aileniz velhasıl her şeyiniz onunla sırlanmış mı? Yoksa yalancı bir boyayla üstüne kaplama yapılmış, sahte bir eşya gibi mi yaşamınız? SERHAT ŞEFTALİ( Ailem Dergisi) |
|
Düşünceleriniz (12) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
20/6/2007 - Hayat bir imtihan....

Neyleyelim , hayat başlı başına, saniyesinden senesine bir imtihan.
Var oluşumuz bir imtihan.
Varlığımız imtihan, yokluğumuz, yoksunluğumuz imtihan.
Açlık imtihan, zenginlik imtihan.
Ve ömür... bütün bir ömür imtihan...
Bir tek nefesle bitivermiyor ömür.
Her nefeste uçurumlardan yuvarlanıyor ya da uçurumların kıyısından son anda dönüveriyoruz.
Günahımız imtihan, sevabımız imtihan.
Son nefese dek ne kazandığımız, ne kaybettiğimiz bir şey var.
Neyleyelim, imtihan dünyası...
Can tatlı, kulluk daha tatlı ...
Bir metrelik çadırda yaşayanın da, konaklarda saltanat sürenin de topu topu bir nefeslik canı var. Bütün yapılanlar, yaptıklarımız o bir nefeslik can için. Can kıymetli. Fakat canın asıl sahibini, cananı bilen için can, canana sunulabilecek en güzel hediye. Canla imtihan... Uçurumların kıyısındayız.
Düşmekle kalkmak arasındayız.
İmtihandayız.
İmtihan içinde nice imtihanlar veriyoruz.
Açlıkla-toklukla, varlıkla-yoklukla, günahla-sevapla, ölümle-yaşamla imtihan oluyoruz. (Semerkand Dergisinden Alınmıştır...)
|
Düşünceleriniz (5) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
3/6/2007 - İstifa Ediyorum.

Bu belge ile resmi olarak yetişkinlikten istifa ettiğimi bildiririm. Tekrar 8 yaşın tüm sorumluluklarını kabul etmeye hazırım. Yağmur sonrası çamurlu sularda tahta parçası yüzdürmek, kayalarda yürümek istiyorum. Çikolatanın paradan daha iyi olduğunu çünkü daha tatlı ve yenilebilir olduğunu düşünmek istiyorum. Sıcak bir yaz gününde bir meşe ağacının gölgesinde oturup arkadaşlarımla limonata satmak istiyorum. Hayatın daha basit olduğu zamana dönmek istiyorum. Bütün bildiğin renkler, çarpım tablosu ve ninniler ama bu kadar az bilmek seni rahatsız etmiyor çünkü ne bilmediğini bilmiyorsun ve umurunda da değil. Bildiğin tek şey mutlu olmak, çünkü seni üzecek veya kızdıracak şeylerden tamamen bihabersin. Dünyanın adil olduğunu, herkesin iyi ve dürüst olduğunu düşünmek istiyorum. Her şeyin mümkün olduğuna inanmak istiyorum. Yaşamın karmaşıklığını unutup, yeniden küçük şeylerden fazlasıyla heyecanlanmak, zevk almak istiyorum. Tekrar basit yaşamak istiyorum… Günümün bilgisayar arızaları, kağıt yığınları, üzücü haberler, bankada para olmadan ay sonunu getirme kaygıları, doktor faturaları, dedikodu, hastalık ve sevdiklerin kaybedilmesinden ibaret olmasını istemiyorum. Fazlasıyla hesapçı, seni kategorize edip kılık kıyafetinle sayan adam ve kadınlardan bıktım. Gökten 3 elmanın düştüğü masallardaki kadın ve erkekleri geri istiyorum… Aşkın varlığını (daha doğrusu yalan olduğunu) bilmek dahi istemiyorum… Gülümseme, kucaklaşma, tatlı bir söz, doğruluk, adalet, barış, rüyalar, hayaller ve kardan adam yapmanın gücüne inanmak istiyorum… İşte, çek defterim ve arabamın anahtarları, kredi kartlarımın ekstreleri,gelir belgelerim. Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum. Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum.
|
Düşünceleriniz (5) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
18/4/2007 - kaç kopyayız biz?...

Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden Kaç kopya çıkarılabileceğini? Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız? İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya çabaladığınızı farkediyor musunuz? Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz? Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz? Halen sinemalarda gösterilen "Multipli city" (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir "işkolik"... Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. Sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor. Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor. Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz: Sahi kaç kopyayız biz? Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz? Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz? James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi? Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz? Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..? Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken... Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz? Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz? Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz? Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..? Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz? Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...? İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu? Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz? Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor? Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz? Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız? Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız? Sahi, kaç kopyasınız siz...? Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...? Can DÜNDAR resim:satirarasi.wordpress.com
|
Düşünceleriniz (4) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
27/1/2007 - Öğrendim ki....
Öğrendim ki, Para ucuz bir başarıdır. Öğrendim ki, En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz. Öğrendim ki, Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları Seni kaldırmak için ellerini uzatır... Öğrendim ki, İki insan aynı şeye tamamen farklı şeyler görebilir. Öğrendim ki, Hiç tanımadığın insanlar, İki saat içinde hayatını geğiştirebilir... Öğrendim ki, Anlamak ve yazmak ruhu rahatlatır. Öğrendim ki, Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez. Öğrendim ki, Gerçek arkadaşların arasına mesafe girmez. Öğrendim ki, Ne kadar yakın olursa olsunlar En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilirler. Onları affetmek gerekir. Öğrendim ki, Bazan başkalarını affetmek yetmiyor,insanın kendisinide affedebilmesi gerekir. Öğrendim ki, Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız, Kendinizi sevilecek insan yapğabilirsiniz, Gerisini karşı tarafa bırakırsınız. Öğrendim ki, Güveni yetiştirmek yıllar alıyor, Yıkmask ise bir dakika. Öğrendim ki, Hayatta nelere sahip olduğun önemli değil, Kiminle hangi yolda olduğun önemli... Öğrendim ki, Kendini iyilerle kıyaslamak değil, En iyilerle kıyaslamak sonuç getirir. Öğrendm ki, İnsanların başına ne geldiği değil, O durumda ne yaptıkları önemli. Ne kadar küçük dilimlersen dilimle, Her işin iki yüzü vardır. Karşılık vermek düşünmekten daha basit, Bütün sevdiklerinden iyi ayrılmak gerek, Hangisinin son görüşme olacağı bilinmez. Öğrendim ki, Sen tepkilerini kontrol edemezsen, Tepkilerin hayatını kontrol eder. Öğrendim ki, 'Bittim'dediğin andan itibaren Pilinin bitmesine daha çok var, Çünkü ALLAH(cc)var. Öğrendim ki, Ne kadar ilgi ve ihtimam göstersenizde, Bazıları hiç karşılık vermiyor. Öğrendim ki, Bazı insanlar sizi çok seviyor! Ama bunu nasıl göstereceğini bilmiyor. Öğrendim ki, Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor. Öğrendim ki, Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın Dünya durmuyor. Öğrendim ki, Şartlar ve olaylar, Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir, Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz. Öğrendim ki, Kişiler münakaşa ediyorsa, Bu,birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez Etmemeleri de, sevdikleri anlamına gelmez. Öğrendim ki,her problem Kendi içinde fırsat saklar, Ve problem fırsatın yanında cüce kalır. Öğrendim ki, Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, Pişmanlığın uzun yıllar sürüyor, Niçin?Bu sevgisizlik niye?
|
Düşünceleriniz (3) :: Düşünceniz Önemli :: Bağlantı
|
|
|
|